Sirket borçlarından sorumluluk

Şirket Borçlarından Sorumluluk: Müdürler veya Yönetim Kurulu Üyeleri Ne Zaman Kişisel Olarak Sorumlu Olur?


Bir sermaye şirketi, diğer nedenlerin yanı sıra, şirketin malvarlığını onu yöneten kişilerin malvarlığından ayırmak için var olur. Alacaklı, kural olarak, yalnızca şirketin kendisinden talepte bulunabilir; müdüründen veya yönetim kurulu üyesinden değil. Ancak bu ilke mutlak değildir. Medeni Kanun, belirli koşullar altında bu koruyucu kalkanı deldirerek yönetim organının alacaklılara kendi malvarlığıyla sorumlu olmasını sağlayan bir hüküm içermektedir. Uygulamada bu hüküm giderek daha sık gündeme gelmekte, tipik olarak şirket ödeme aczine düştüğünde, ulaşılamaz hale geldiğinde veya malvarlığı kalmadığında ve alacaklı talebini artık kimden tahsil edebileceğini araştırdığında devreye girmektedir.

Bu makalede, şirket borçlarından sorumluluğun yasal olarak nasıl işlediğini, alacaklının hangi koşulları ispatlaması gerektiğini, ispat yükünün nerede olduğunu ve yönetim organının hangi savunma imkânlarına sahip olduğunu, sıklıkla unutulan bir savunma yolu olan zamanaşımı da dahil olmak üzere özetliyoruz.

Şirket Borçlarından Sorumluluğa İlişkin Temel Kural ve İstisnası

Burada belirleyici olan Medeni Kanun'un 159. maddesidir (bundan sonra "MK" olarak anılacaktır). 1. fıkraya göre: "Seçimle gelen bir organın üyeliği görevini üstlenen kişi, bu görevi gerekli sadakat ile birlikte gerekli bilgi ve özenle yerine getirmeyi taahhüt eder. Görevi üstlenirken veya görevi ifa ederken fark etmesi gerektiği halde bu özenli işletmeci özenini gösterme kapasitesine sahip olmadığını fark etmeyen ve bundan kendisi için sonuç çıkarmayan kişinin ihmalkâr davrandığı varsayılır."

3. fıkra ise bu makalenin esas konusunu oluşturan yaptırımı eklemektedir: "Seçimle gelen bir organın üyesi, görevini ifa ederken yükümlülüğünü ihlal ederek tüzel kişiye verdiği zararı, tazmin etmekle yükümlü olmasına rağmen tazmin etmemişse, alacaklı zararın tazmin edilmemiş kısmı oranında tüzel kişinin borcundan, alacaklının tüzel kişiden ifa elde edememesi halinde, sorumludur."

Özenli işletmeci özeni yükümlülüğünün içeriği, Ticari Şirketler Kanunu (90/2012 sayılı Kanun, bundan sonra "ZOK" olarak anılacaktır), özellikle 51 ila 53. maddelerinde daha ayrıntılı olarak somutlaştırılmıştır.

Aynı Anda Karşılanması Gereken Dört Koşul

MK m. 159/3'ün lafzından ve Yüksek Mahkeme'nin yerleşik içtihadından (örneğin bkz. 30.6.2022 tarihli, 27 Cdo 59/2022 sayılı karar) anlaşıldığı üzere, şirket borçlarından sorumluluk, şirketin sadece bir borcunun bulunmasının otomatik bir sonucu değildir; aksine dört koşulun birlikte gerçekleşmesini gerektirir:

  • yönetim organı üyesi, özenli işletmeci özeniyle hareket etme yükümlülüğünü ihlal etmiştir,
  • bu ihlal nedeniyle şirketin kendisine zarar doğmuştur,
  • organ üyesi, tazmin etmekle yükümlü olmasına rağmen bu zararı henüz tazmin etmemiştir,
  • alacaklı, ifayı doğrudan şirketten objektif olarak elde edememektedir.

Yüksek Mahkeme, bu tür bir yargılamada mahkemenin görece birbirinden bağımsız iki soru grubunu incelediğini açıkça belirtmektedir: alacaklının şirkete karşı bir alacağının bulunup bulunmadığı ve organ üyesinin şirkete verdiği zarardan sorumluluğunun koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği. İçtihada göre bu iki soru grubunun birbiriyle herhangi bir bağlantısı olması gerekmez. Yönetim organının sorumlu tutulduğu borç ile bizzat sebep olduğu zarar arasında herhangi bir bağlantı bulunması zorunlu değildir.

Özenli İşletmeci Özeni Uygulamada Ne Anlama Gelir

ZOK m. 51/1, iş kararı alırken iyi niyetle ve makul bir şekilde bilgi sahibi olarak ve şirketin savunulabilir menfaatine uygun hareket ettiğini varsayabilen kişinin özenle ve gerekli bilgiyle hareket ettiğini öngörmektedir. Bu gerekliliğin bir parçası da sadakattir; yani karar alırken şirketin menfaatlerini kendi menfaatlerinin veya üçüncü kişilerin menfaatlerinin önüne koyma yükümlülüğüdür.

Önemli olan, mahkemenin yalnızca karar alma sürecini değerlendirmesi, sonucu değil. Yüksek Mahkeme, 19.7.2018 tarihli, 29 Cdo 3770/2016 sayılı kararında, işletme kararı ilkesi (business judgment rule) olarak adlandırılan kuralı şu şekilde formüle etmiştir: "Bu yükümlülüğün yerine getirilmesi ise ex ante bakış açısından, yani müdürün ilgili işletme kararlarını aldığı anda gerekli özeni göstererek (mevcut bilgi kaynaklarını kullanarak) bilebileceği veya bilmesi gerektiği olgular perspektifinden değerlendirilmelidir."

Ve devamında: "Kişi özenli işletmeci özeniyle hareket ediyorsa, bu davranış sonucunda bir zarar doğmuş olsa dahi, şirkete bu zararı tazmin etmekle yükümlü değildir."

Dolayısıyla mahkeme, işin sonunda nasıl neticelendiğini bilerek müdürün kararını geriye dönük olarak değerlendiremez. Yüksek Mahkeme'nin kendisi bu yasak yaklaşımı ifade etmek için isabetli bir deyim kullanmaktadır: "savaştan sonraki general". Usulüne uygun şekilde yürütülen bir karar alma sürecine rağmen ortaya çıkan bir iş başarısızlığı, tek başına sorumluluk doğurmaz.

Şirketin Bir Borcu Aynı Zamanda Ne Zaman Onun Zararıdır

Bu, uygulamada şirket borçlarından sorumluluk değerlendirilirken çok sık karşılaşılan bir sorudur ve cevabı iki yönlüdür.

Bir yandan, şirketin zararı yalnızca fiilen malvarlığını kaybetmesinden ibaret olmak zorunda değildir. Yukarıda anılan 27 Cdo 59/2022 sayılı karara göre: "Şirkete verilen zarar, şirketin bu borcu ödeyip ödemediğine bakılmaksızın, yalnızca bir borcun doğmasından ibaret olabilir." Tipik örnekler arasında yargılama giderleri, temerrüt faizi veya cezai şart yer alır; yani şirketin temerrüdü veya hukuka aykırı davranışı sonucunda doğan ve şirket usulüne uygun yönetilseydi hiç doğmayacak olan talepler.

Diğer yandan, şirketin fiilen kullandığı veya elde ettiği bir şey için ödeme yapma yükümlülüğü, kendiliğinden bir zarar teşkil etmez. Şirket, elde ettiği edim karşılığında değerine uygun bir bedel ödüyorsa, edimin elde edilmesine dayanak olan hukuki sebep kusursuz olsun ya da olmasın, malvarlığında herhangi bir azalma meydana gelmez. Zarar ancak harcamanın şirket için gereksiz veya verimsiz olduğu, yani şirkete karşılığında uygun bir değer getirmediği durumlarda ortaya çıkar. Bu konuda Yüksek Mahkeme, 31.8.2022 tarihli, 27 Cdo 1370/2021 sayılı kararında şunu belirtmiştir: "Temyiz eden kişi, şirketin faaliyetleri ve ihtiyaçları hakkında makul ölçüde erişebileceği bilgi ve bilgi birikimini kullanarak, aracın, kiralanan dairenin ve diğer hizmetlerin şirket için gerekli olmadığını (bunların edinilmesinin şirket açısından gereksiz olduğunu) tespit edebilecek durumdaysa, bunların edinilmesi, ödenen bedelin rayiç bedele uygun olmasından bağımsız olarak, gerekli özenin (gerekli bilgiyle ve özenle hareket etme yükümlülüğünün) ihlalini oluşturur."

Benzer şekilde, Yüksek Mahkeme'nin 16.12.2020 tarihli, 27 Cdo 1238/2019 sayılı önceki bir kararı da, edinilen değerlerin şirket için amaca uygunluğunun ve gerçek ekonomik faydasının, şirketin faaliyet konusu ve ihtiyaçları göz önünde bulundurularak her zaman değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bir işlem şirkete karşılığında uygun bir fayda sağlamamışsa, bundan başkaca bir inceleme yapılmaksızın şirkete zarar doğmadığı sonucuna varılamaz.

Başka bir deyişle, bir borcun zarar teşkil edip etmediği genel geçer bir şekilde değerlendirilmez. Belirleyici olan, somut olayda söz konusu harcamanın şirketin menfaatine uygun olup ona yeterli bir karşılık getirip getirmediği, yoksa gereksiz bir harcama mı olduğudur.

Sadece Şeklen Müdür Olmak, Güvenli Bir Müdür Olmak Anlamına Gelmez

Birçok yönetim organı, şirketin yönetimini fiilen başka bir kişiye (bir ortağa, bir genel müdüre, başka bir müdüre) bırakarak ve şirketin işleyişine kendileri aktif olarak katılmayarak riskini azalttığını yanlış bir şekilde düşünmektedir. İçtihat ise tam tersini göstermektedir. Yüksek Mahkeme, 18.9.2019 tarihli, 27 Cdo 844/2018 sayılı kararında şunu belirtmiştir: "Bir müdür görevini yalnızca şeklen üstlenmişse, yani görevini fiilen ifa etmiyor ve yönetim organının yükümlülüklerinin ifasını başkaca bir işlem yapmaksızın başka bir müdüre veya şirketin çalışanlarına bırakıyorsa ve şirketin nasıl yönetildiğini ve işlerinin nasıl idare edildiğini denetlemiyorsa, kural olarak özenli işletmeci özeniyle hareket etmediği sonucuna varılmaktan başka bir yol yoktur."

Belirli bir görevin başka bir kişiye devredilmesi kendi başına sorun teşkil etmez, bir müdürün her konuda uzman olması gerekmez. Ancak Yüksek Mahkeme Büyük Kurulu, 11.9.2019 tarihli, 31 Cdo 1993/2019 sayılı kararında, devirden sonra dahi müdürde kalan yükümlülükleri belirlemiştir: "Yönetim organı üyesi (müdür), üçüncü kişiyi seçerken usulüne uygun hareket etmeli, yani makul derecede özenli başka bir kişinin yapacağı gibi seçim yapmalı (seçimden sorumluluk), seçilen kişiye açık bir görev tanımlamalı, kendisine gerekli tüm işbirliğini sağlamalı ve onu yönlendirmeli (görev, yönlendirme ve işbirliğinden sorumluluk) ve son olarak devredilen yetkinin kullanımını yalnızca kişisel olarak değil, aynı zamanda usulüne uygun şekilde kurulmuş denetim mekanizmaları aracılığıyla da yeterli ölçüde denetlemelidir (denetimden sorumluluk)."

Dolayısıyla bir görevi üstlenip yalnızca başka bir kişinin sözlü teminatına güvenen ve işlerin fiili hukuki ve maddi durumunu bizzat doğrulamayan kişi, bununla riskini azaltmaz; tam tersine, bilgi sahibi olarak hareket etmediği sonucuna varılmasına zemin hazırlar.

Kim Neyi İspat Etmelidir

İspat yükünün dağılımı bu tür uyuşmazlıklarda belirleyici öneme sahiptir ve çoğu zaman sonucu tayin eder. Yerleşik içtihada göre (örneğin Yüksek Mahkeme'nin 4.9.2018 tarihli, 27 Cdo 4163/2017 sayılı kararı veya 7.12.2022 tarihli, 27 Cdo 1659/2022 sayılı kararı) net bir rol dağılımı geçerlidir:

  • alacaklı (davacı), şirketin zararının doğması ve yönetim organının davranışı ile bu zarar arasındaki illiyet bağı konusunda iddia ve ispat yükünü taşır,
  • yönetim organı üyesi (davalı) ise buna karşılık yalnızca bir konuda, somut olayda özenli işletmeci özeniyle hareket edip etmediği konusunda ispat yükünü taşır.

Bu dağılım, ZOK m. 52/2 tarafından da doğrulanmaktadır. Buna göre: "Mahkeme önündeki bir yargılamada, bir ticari şirketin seçimle gelen organının bir üyesinin özenli işletmeci özeniyle hareket edip etmediği değerlendiriliyorsa, mahkeme bunun makul olarak kendisinden beklenemeyeceğine karar vermedikçe, ispat yükünü bu üye taşır." Uygulamada bu, yönetim organı açısından yargılama sürecinde pasif kalmanın son derece tehlikeli olduğu anlamına gelir. Nasıl ve hangi bilgiler ışığında karar verdiğine dair herhangi bir delil sunmazsa, karşı tarafın argümanları ne kadar güçlü veya zayıf olursa olsun, kural olarak ispat yükünü yerine getiremez.

Sıklıkla Unutulan Bir Savunma: Zamanaşımı

Yönetim organları açısından oldukça elverişli ve ilginç bir içtihat hattı zamanaşımı konusuna ilişkindir. Prag Yüksek Mahkemesi (Vrchní soud), 24.1.2023 tarihli, 4 Cmo 129/2022 sayılı kararında, yasal sorumluluğun devamının koşullarından birinin, organ üyesinin şirkete zararı tazmin etme yükümlülüğünün hâlâ mevcut ve zamanaşımına uğramamış olması olduğu sonucuna varmıştır. Şirketin müdürüne karşı sahip olduğu tazminat talebi bu süre zarfında zamanaşımına uğramışsa ve müdür yargılamada zamanaşımı def'ini ileri sürerse, MK m. 159/3 uyarınca doğan kefalet niteliğindeki sorumluluk, alacaklının şirkete karşı sahip olduğu alacağın kendisinin zamanaşımına uğrayıp uğramadığından bağımsız olarak, bu talebin zamanaşımına uğramasıyla birlikte sona erer. Mahkeme burada, aksi bir sonucun, eski organ üyelerini, şirketin kendisinin artık onlara karşı dava açamayacağı bir zamandan çok sonrasına kadar kararlarına ilişkin belgeleri süresiz olarak saklamak zorunda bırakacağı düşüncesinden hareket etmiştir.

Bu sonuç, daha sonra Yüksek Mahkeme'nin 27.3.2025 tarihli, 27 Cdo 2540/2024 sayılı kararıyla da teyit edilmiştir. Bu kararda, şirketin organ üyesine karşı sahip olduğu talep zaten zamanaşımına uğramış olsa dahi, organ üyesinin geçmişte aldığı iş kararlarını her an savunmaya hazır olması gerektiği yönündeki bir gerekliliğin, zamanaşımı kurumunun amacına ve işlevine aykırı düşeceği vurgulanmıştır. Bu, yönetim organları açısından önemli bir güvencedir: tazminat talebine ilişkin sübjektif zamanaşımı süresi, şirketi temsile yetkili kişinin zarardan ve tazminle yükümlü kişiden haberdar olduğu veya haberdar olabileceği andan itibaren üç yıldır. Bu nedenle, bu savunma yolunun yargılama sırasında her zaman değerlendirilmesi yerinde olacaktır.

Sonuç

Yukarıda anlatılanlardan müdürler ve yönetim kurulu üyeleri için birkaç somut sonuç çıkarılabilir. Özellikle yüksek değerli veya riskli kararlar, hangi bilgilerin mevcut olduğu ve kararın neden bu şekilde alındığı da dahil olmak üzere yazılı olarak belgelenmelidir. Bir faaliyetin başka bir kişiye veya ortağa devredilmesi durumunda sözlü teminatlara güvenmek yeterli değildir; özellikle üçüncü kişilerin haklarının söz konusu olduğu durumlarda (tipik olarak taşınmazlardaki paylı mülkiyet payları, sözleşmelerin yazılı şekli gibi) fiili durum bağımsız kaynaklardan doğrulanmalıdır. Bir görevin başka bir kişiye şeklen devredilmesi, o görevin denetlenmesi sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Son olarak, görevin sona ermesinden sonra dahi, şirketin olası bir talebinin zaten zamanaşımına uğrayıp uğramadığının araştırılması anlamlıdır.

Alacaklılar açısından ise tam tersine, m. 159/3 uyarınca yönetim organına karşı açılacak bir davanın, zararın doğması ve illiyet bağı konusunda ispat yükünü karşılamayı gerektirdiği ve bunun uygulamada şirketin borcunun bizzat ispatından daha zorlu olabileceği unutulmamalıdır. Aynı zamanda, tazminat talebine ilişkin zamanaşımı süresinin, şirkete karşı olan alacağın zamanaşımından bağımsız olarak işleyebileceği göz önünde bulundurularak zamanında hareket edilmesi gerekmektedir. Bir müdürün veya yönetim kurulu üyesinin şirket borçlarından sorumluluğu bu nedenle hiçbir zaman otomatik değildir; ancak yukarıda belirtilen dört koşulun gerçekleşmesi halinde, şirketten artık bir şey tahsil edemeyen bir alacaklı için en etkili araçlardan biri olmaya devam etmektedir.

Daha fazla bilgi için lütfen bizimle iletişime geçmekten çekinmeyin:

JUDr. Mojmír Ježek, Ph.D.

ECOVIS ježek, advokátní kancelář s.r.o.
Betlémské nám. 6
110 00 Praha 1
e-posta: mojmir.jezek@ecovislegal.cz
www.ecovislegal.cz

ECOVIS ježek, advokátní kancelář s.r.o. Hakkında

Çek hukuk bürosu ECOVIS ježek, uygulamasında öncelikli olarak ticaret hukuku, gayrimenkul hukuku, dava takibi, aynı zamanda finansman ve bankacılık hukuku alanlarına odaklanmakta olup tüm alanlarda tam kapsamlı danışmanlık sunmakta, böylece uluslararası büroların müşterileri için bir alternatif oluşturmaktadır. Sunulan hizmetlerin uluslararası boyutu, 75 ülkede faaliyet gösteren ECOVIS ağı bünyesinde çoğu Avrupa ülkesi, ABD ve diğer yargı alanlarındaki önde gelen hukuk büroları ile deneyim ve iş birliği yoluyla sağlanmaktadır. ECOVIS ježek hukuk bürosu ekip üyeleri, çok uluslu şirketlere, büyük Çek şirketlerine, orta ölçekli firmalara ve bireysel müvekkillere hukuki danışmanlık sağlama konusunda önde gelen uluslararası hukuk ve vergi firmalarında edinilmiş uzun yıllara dayanan deneyime sahiptir. Daha fazla bilgi için www.ecovislegal.cz adresini ziyaret edebilirsiniz.

Bu web sitesinde yer alan bilgiler hukuki reklam niteliğindedir. Bu web sitesinde yer alan hiçbir şeyi hukuki tavsiye olarak değerlendirmeyiniz ve bu web sitesindeki hiçbir husus avukat-müvekkil ilişkisi oluşturmaz. Bu sayfalarda okuduğunuz herhangi bir konuda harekete geçmeden önce bizimle bir hukuki danışmanlık görüşmesi ayarlayınız. Geçmişte elde edilen sonuçlar gelecekteki sonuçların garantisi değildir ve önceki sonuçlar gelecekteki sonuçları ima etmez veya öngörmez. Her dava kendine özgüdür ve kendi koşullarına göre değerlendirilmelidir.

Comments are closed.