Kamuya Açık Amaç Yolu: Ne Zaman Doğar ve Nasıl Savunulur?
Bir arsanın satın alınması, mülkiyet hakkının tapu siciline tescil edilmesi ve vergi yükümlülüklerinin usulüne uygun şekilde yerine getirilmesi, genellikle malikin, kendi mülkünün nasıl kullanılacağına yalnızca kendisinin karar verdiğine inanmasına yol açar. Ancak uygulamada, malikin ancak yıllar sonra, arazisinden geçen ve 13/1997 Sayılı Kara Yolları Kanunu'nun 19. maddesinin 1. fıkrası uyarınca herkes tarafından ücretsiz olarak kullanılabilen bir kamuya açık amaç yoluna sahip olduğunu öğrenmesi hiç de nadir bir durum değildir. Böyle bir sonuç, çoğu zaman fiili durumun ortaya çıkmasından yıllar sonra başlatılan bir idari işlemin ürünüdür; bu süreçte malik hiçbir zaman arazisinin kamuya açık kullanımına açıkça onay vermemiş, bu kısıtlama karşılığında herhangi bir tazminat da almamıştır. Peki kamuya açık amaç yolu, kurucu nitelikte bir idari karar olmaksızın nasıl doğabilmektedir? Bu ne gibi koşullar altında gerçekleşebilir? Buna karşılık, hangi hallerde varlığı ileri sürülemez ve malik, mülkiyet hakkına yönelik böyle bir müdahaleye karşı hangi araçlarla kendini savunabilir?
Kamuya Açık Amaç Yolu Nedir?
Kara Yolları Kanunu'nun 2. maddesinin 2. fıkrasının d bendi uyarınca amaç yolu, kara yollarının en alt kategorisini oluşturur. Bu kanunun 7. maddesinin 1. fıkrası anlamında amaç yolu, başlıca, taşınmazların maliklerinin ihtiyaçları doğrultusunda tek tek taşınmazların birbirine bağlanmasına, bu taşınmazların diğer kara yollarıyla bağlantısının sağlanmasına veya tarım ve orman arazilerinin işletilmesine hizmet eder.
Maliklerin bilmesi gereken kilit ve tehlikeli nokta şudur: Kamuya açık amaç yolu (bundan sonra "KAAY" olarak anılacaktır), tanımlayıcı unsurlarının aynı anda gerçekleşmesi hâlinde doğrudan kanundan doğar. Doğuşu için herhangi bir idari makam kararına ihtiyaç yoktur; İdari Usul Kanunu'nun 142. maddesinin 1. fıkrası uyarınca sonradan verilen tespit kararı, yalnızca zaten gerçekleşmiş olan durumu teyit eder. Yüksek İdare Mahkemesi'nin 5 As 314/2024-112 sayılı kararında belirttiği üzere, her bir unsur birbirinden bağımsız olarak incelenmelidir ve bunlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi, ilgili yerde KAAY'nin bulunmadığı sonucuna götürür.
KAAY'nin Doğuşu İçin Dört Unsur
Anayasa Mahkemesi'nin 9.1.2008 tarihli ve II. ÚS 268/06 sayılı kararına ve ayrıca Yüksek İdare Mahkemesi'nin 30.11.2015 tarihli ve 6 As 213/2015-14 sayılı ile 30.3.2017 tarihli ve 5 As 140/2014-85 sayılı kararlarına dayanan yerleşik içtihat, KAAY'nin varlığının dört kümülatif unsurun aynı anda gerçekleşmesini gerektirdiğini kabul etmiştir:
1. Arazide Belirgin, Kalıcı Bir Ulaşım Güzergâhının Varlığı
İlk şart, Kara Yolları Kanunu'nun 2. maddesinin 1. fıkrası anlamında yayalar veya araçlar tarafından kullanılmak üzere belirlenmiş, kalıcı ve arazide açıkça tanımlanabilir bir ulaşım güzergâhının varlığıdır. Bunun, seyri istikrarlı, fiilen mevcut bir yol olması gerekir; sadece tarihsel veya rastlantısal izlerden ibaret olmamalıdır. Bu nedenle, örneğin yalnızca tarım makinelerinin tekrarlanan geçişleriyle oluşmuş, sonradan ortadan kalkmış veya bitki örtüsüyle kaplanmış olan sözde "saman yolları" ile yalnızca tarihi harita belgeleriyle desteklenen, ancak arazide artık nesnel olarak görülemeyen yollar genellikle KAAY olarak kabul edilemez.
2. Yolun Yasal Amacının Gerçekleşmesi
İkinci unsur, Kara Yolları Kanunu'nun 7. maddesinin 1. fıkrasında belirlenen amacın, yani başlıca tek tek taşınmazların maliklerinin ihtiyaçları doğrultusunda birbirine bağlanmasının, bu taşınmazların diğer kara yollarıyla bağlantısının veya tarım ya da orman arazilerinin işletilmesi için erişimin sağlanmasının gerçekleşmesidir. Dolayısıyla arazide bir yolun bulunması tek başına yeterli değildir; bu yolun aynı zamanda kanunun öngördüğü ulaşım işlevini de yerine getirmesi gerekir.
3. Malikin Genel Kullanıma Rızası
Üçüncü unsur, yolun üzerinde bulunduğu arazinin malikinin, bu yolun kamu tarafından genel olarak kullanılmasına rıza göstermesidir. Bu şart kanunda açıkça düzenlenmemiş olmakla birlikte, mülkiyet hakkının korunmasına yönelik zorunlu bir anayasal düzeltici unsur olarak yerleşik içtihat tarafından ortaya konmuştur.
4. Zorunlu ve Başka Türlü Karşılanamayan Ulaşım İhtiyacı
Dördüncü unsur, zorunlu ve başka hiçbir şekilde karşılanamayan bir ulaşım ihtiyacının varlığıdır. İncelenen yolun, ilgili taşınmazlar açısından, makul bir şekilde başka türlü sağlanamayacak, vazgeçilmez bir bağlantı teşkil etmesi gerekir. Bu şart da doğrudan kanun metninden kaynaklanmamakta, mülkiyet hakkını orantısız müdahalelere karşı korumak amacıyla Anayasa Mahkemesi içtihadı tarafından oluşturulmuş bulunmaktadır.
Uygulamada, idari makamların veya idare mahkemelerinin KAAY'nin doğmadığı sonucuna en sık ulaştıkları noktalar tam olarak üçüncü ve dördüncü unsurlardır. Aynı zamanda, etkilenen arazi maliklerinin usuli savunmasının en sık dayandırıldığı itiraz alanları da bunlardır.
Malikin Rızası Olmadan KAAY Doğmaz
Kamuya açık amaç yolunun varlığı, mülkiyet hakkına yönelik önemli bir sınırlama teşkil eder. Zira bunun sonucunda, belirsiz sayıda kişi, ilgili araziyi genel kullanım rejimi içinde ücretsiz olarak kullanma yetkisini elde ederken, malik bu kullanıma katlanmakla yükümlü hâle gelir. Bu nedenle anayasal açıdan bakıldığında, Temel Hak ve Özgürlükler Bildirgesi'nin 11. maddesince korunan mülkiyet hakkına bir müdahale söz konusudur.
Bildirge'nin 11. maddesinin 4. fıkrasına göre mülkiyet hakkı, yalnızca kamu yararı gerektirdiğinde, kanuna dayanarak ve tazminat karşılığında zorla sınırlandırılabilir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, II. ÚS 268/06 sayılı kararında, mülkiyet hakkının anayasal olarak kabul edilebilir sınırlandırılması için gereken şartlardan birinin eksik olması hâlinde, böyle bir müdahalenin anayasal güvence altındaki mülkiyet korumasının ihlali anlamına geleceği sonucuna varmıştır. İşte tam bu nedenlerle içtihat, kamuya açık amaç yolu kurumunun ancak malikin arazisinin genel kullanımına rıza göstermiş olması hâlinde anayasaya uygun bir biçimde yorumlanabileceği sonucuna ulaşmıştır.
Rıza iki şekilde verilebilir:
- açık rıza – malik, örneğin bir beyanı veya başka açık bir hukuki işlemiyle, yolu genel kullanıma tahsis etme iradesini tereddütsüz şekilde ortaya koyar; veya
- zımni rıza – malikin davranışından çıkarılır; tipik olarak, arazi fiilen bir yol olarak hizmet etmeye başladığı sırada malikin bu kamu kullanımına karşı hiçbir şekilde çıkmadığı ve nitelikli bir itiraz olmaksızın buna uzun süre katlandığı durumlarda söz konusu olur.
Bu noktada belirleyici olan her zaman malikin gerçek iradesidir. Yüksek İdare Mahkemesi, 30.9.2009 tarihli ve 5 As 27/2009-66 sayılı kararında, zımni rızanın doğması için malikin arazisinin bir yol olarak kullanılmasına göz yumması yeterli olduğunu belirtmiştir. Buna karşılık itirazın, malikin genel kullanıma rıza göstermediğini açıkça ortaya koyan aktif bir davranışla ifade edilmesi gerekir.
Arazi malikleri açısından özel bir öneme sahip diğer bir yorum kuralı, Yüksek İdare Mahkemesi'nin 9.11.2011 tarihli ve 9 As 55/2011-141 sayılı kararında ortaya konmuştur. Mahkeme burada, idari makamların her bir somut olayda rızanın gerçekten verilip verilmediğini titizlikle değerlendirmesi gerektiğini vurgulamış; şüphe hâlinde ise malik lehine karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Aynı karar iki farklı durumu birbirinden ayırmaktadır:
- Yol, malikin kendisi tarafından veya onun ispatlanabilir rızasıyla kamu kullanımı amacıyla inşa edilmişse, genel kullanım rejimi devreye girer ve genellikle artık zorunlu ulaşım ihtiyacının varlığının araştırılmasına gerek kalmaz. Zira malik, kendi davranışıyla yolu fiilen kamuya "bağışlamış" olur.
- Yolun varlığının malikin iradesine aykırı olması hâlinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Bu durumda, KAAY'nin varlığının tespiti, Temel Hak ve Özgürlükler Bildirgesi'nin 11. maddesinin 4. fıkrası uyarınca anayasallık testinden geçmesi gereken zorunlu bir mülkiyet hakkı sınırlaması teşkil eder. Bu nedenle idari makamlar rızanın varlığını varsayamaz, aksine bunu güvenilir bir biçimde ispat etmek zorundadır.
Malikin Rızası Ne Zaman Kabul Edilemez?
İdari uygulama, malikin genel kullanıma rıza gösterdiğinin kabul edilemeyeceği çeşitli tipik durumları defalarca ortaya koymuştur:
Arazinin Tarihi Yapılaşması
Geçmişte üzerinde bir bina veya başka bir yapının bulunduğu bir yerde, arazi doğası gereği aynı zamanda kamuya açık bir yol olarak da hizmet edemezdi. Yapının kaldırılmasının ardından yalnızca belirli bir malikin veya belirli bir kişi çevresinin ihtiyaçları için kullanılan sert zeminli bir alan oluşturulmuşsa, genel kullanıma ilişkin tarihi bir geleneğin veya malikin bu rejime rıza gösterdiğinin varlığı, başkaca bir delil olmaksızın kabul edilemez. Bu husus, ilgili yolun kamuya açık amaç yolu olarak doğduğu iddiasına karşı önemli bir argüman teşkil edebilir.
Nitelikli Bir İtirazın İfadesi Olarak Trafik İşaretleri
Bir diğer durum, malikin arazisine giriş veya araç girişini trafik işaretleri aracılığıyla aktif olarak kısıtlamasıdır. "Giriş Yasaktır" işaretinin, özellikle yalnızca belirli bir kişi çevresine giriş izni veren ek bir levha ile desteklenerek konulması, genellikle yolun genel kullanımına yönelik nitelikli bir itirazın açık bir ifadesini teşkil eder. Yüksek İdare Mahkemesi, 1 As 76/2009-60 sayılı kararında, üçüncü kişilerin giriş yasağını bilerek ihlal etmesinin, tek başına malikin zımni rızasını doğuramayacağını açıkça belirtmiştir. Başka bir deyişle, kamunun yasağa uymaması, malikin arazisinin kullanımına rıza gösterdiği anlamına gelmez. İdari makam, yasak işaretinin konulmasının dahi nitelikli bir itiraz teşkil etmediği sonucuna varırsa, bu sonucu ikna edici ve ayrıntılı bir biçimde gerekçelendirmekle yükümlüdür. Yasağın yeterli olmadığına dair salt bir tespit yeterli değildir.
Kira veya Başka Bir Özel Hukuk Sözleşmesinin Varlığı
Malik, yolun kullanımına ilişkin bedelli bir kira sözleşmesi akdetmişse, bununla erişimi belirsiz sayıda kişiye tanınan bir kamu hakkı olarak değil, sözleşmesel bir mutabakata ve karşılığında bir edime dayanan özel hukuk ilişkisi olarak gördüğünü açıkça ortaya koymuş olur. Zira malik gerçekten yolu kamu kullanımına tahsis etmeyi amaçlasaydı, kira sözleşmeleri akdetmenin ve kira bedeli talep etmenin herhangi bir ekonomik veya hukuki anlamı olmazdı. Yüksek İdare Mahkemesi de bu konuya 1 As 76/2009-60 sayılı kararında değinmiş ve sözleşmesel bir rejimin varlığından, genellikle malikin yolu kamunun genel kullanımına tahsis etme iradesinin bulunmadığı sonucuna varılabileceğini belirtmiştir. Malikin bir kez nitelikli olarak ifade ettiği ve sonradan geri alınmamış veya değiştirilmemiş itirazının, halefini de bağladığı da önem taşımaktadır. Mülkiyetin devri tek başına, genel kullanıma zımni rıza gösterildiğinin varsayılması imkânını yeniden ortaya çıkarmaz.
Bir kez nitelikli olarak ifade edilmiş ve geri alınmamış itiraz, önceki malikin hukuki halefini de bağlar.
Zorunlu ve Başka Türlü Karşılanamayan Ulaşım İhtiyacı
Malikin rızasının varlığı bile, tek başına özel bir arazide kamuya açık amaç yolunun doğduğu sonucuna varmak için yeterli değildir. Aynı derecede zorunlu bir şart, zorunlu ve başka türlü karşılanamayan bir ulaşım ihtiyacının varlığı olan dördüncü tanımlayıcı unsurun gerçekleşmesidir. Bu kriterin amacı, güdülen amaca başka, daha az müdahaleci bir yolla ulaşılabildiği hâllerde mülkiyet hakkının sınırlandırılmasını önlemektir. Bu nedenle zorunlu ulaşım ihtiyacının değerlendirilmesi, kamu yararı ile mülkiyet korunması arasındaki çatışmada orantılılık ilkesinin anayasal uygulamasını teşkil eder.
Anayasa Mahkemesi, II. ÚS 268/06 sayılı kararında, başka bir kişinin mülkiyet hakkına müdahale etmeye gerek kalmadan taşınmazlar arasındaki ulaşım bağlantısını sağlayacak başka olanaklar bulunuyorsa, bu alternatiflere öncelik verilmesi gerektiği sonucuna açık biçimde varmıştır. Bu nedenle mülkiyet hakkının kamuya açık amaç yolu kurumu aracılığıyla sınırlandırılması, kullanıcıların konforunu artırmaya yönelik bir araç değil, ancak son çare olarak başvurulacak bir çözüm teşkil eder. Yüksek İdare Mahkemesi de örneğin 9 As 147/2013-48 sayılı ve 7 As 68/2014-87 sayılı kararlarında aynı sonuca defalarca ulaşmış olup, buna göre, makul olarak düşünülebilecek başka bir ulaşım alternatifi mevcutsa, zorunlu ulaşım ihtiyacının varlığı kabul edilemez. Başka bir ifadeyle, idari makam, tartışma konusu yolun en rahat veya en hızlı çözüm olup olmadığını araştırmaya yetkili değildir; görevi, bu yol olmaksızın ilgili taşınmazlara gerçekten uygun bir şekilde ulaşım sağlanamayıp sağlanamayacağını değerlendirmektir.
Uygulamada sık görülen bir hata, ulaşım ihtiyacının varlığının kamu genelinin bakış açısından veya bölgenin genel trafik durumu açısından değerlendirilmesidir. Ancak böyle bir yaklaşım, yerleşik içtihada uygun değildir. Yüksek İdare Mahkemesi, 6 As 213/2015-14 sayılı kararında, zorunlu ulaşım ihtiyacının kamu geneli açısından değil, yalnızca tartışma konusu yolun zorunlu ulaşım bağlantısı işlevini görmesi gereken belirli taşınmazlar açısından değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu nedenle ispatın konusu, kamunun yolun kullanımından memnun olup olmayacağı veya bölgedeki ulaşımın daha konforlu hâle gelip gelmeyeceği değildir. Belirleyici olan yalnızca, ilgili taşınmazların gerçekten kullanılabilir başka bir erişim olanağına sahip olup olmadığıdır. Böyle bir olanak mevcutsa, kullanıcıları için ideal olmasa dahi, genellikle dördüncü tanımlayıcı unsur gerçekleşmiş sayılmaz.
Karşılaştırılabilir Bir Ulaşım Alternatifi Olarak Ne Kabul Edilebilir?
Ancak aynı zamanda içtihat, ilgili taşınmazların maliklerinin meşru menfaatlerini de korumaktadır. Zira çevrede başka bir yolun bulunması tek başına, zorunlu ulaşım ihtiyacının bulunmadığı sonucuna otomatik olarak varılmasını haklı kılmaz. Yüksek İdare Mahkemesi, alternatif bir erişimin varlığına ilişkin sonucun, salt başka bir kara yolunun coğrafi olarak var olmasına dayandırılamayacağını defalarca vurgulamıştır. Kara yolu idari makamı, alternatif güzergâhın gerçekten eksiksiz bir ulaşım bağlantısı sağlayıp sağlamadığını her zaman bireysel olarak değerlendirmelidir. Yüksek İdare Mahkemesi, 16.3.2010 tarihli ve 5 As 3/2009-76 sayılı kararında ve ardından 9 As 36/2022 sayılı ile 10 As 99/2022 sayılı kararlarında, özellikle şu hususların değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varmıştır:
- alternatif yolun uzun vadede geçilebilir olup olmadığı,
- bakımının yapılıp yapılmadığı,
- olumsuz hava koşullarında veya kış aylarında kullanılabilir olup olmadığı,
- ilgili taşınmazların amacına uygun trafik yoğunluğuna imkân verip vermediği,
- ve nitelik bakımından karşılaştırılabilir bir bağlantı sağlayıp sağlamadığı.
Ancak bu, alternatifin tamamen aynı veya aynı derecede konforlu olması gerektiği anlamına gelmez. İçtihat, başka bir erişim yolunun daha uzun, daha az konforlu veya organizasyon açısından daha zahmetli olabileceğini açıkça kabul etmektedir. Belirleyici olan, bunun yine de makul ve işlevsel bir ulaşım çözümü teşkil edip etmediğidir.
Öte yandan içtihat, kamuya açık amaç yolu kurumunun yalnızca kullanıcı konforunu artırmaya hizmet etmesini kesin biçimde reddetmektedir. Yüksek Mahkeme, 16.5.2013 tarihli ve 22 Cdo 2178/2012 sayılı kararında, tartışma konusu yolu kullanan bir kişinin, daha az konforlu olsa da yine de yeterli olan başka bir erişim olanağına sahip olması hâlinde, acil bir ulaşım ihtiyacının varlığının kabul edilemeyeceğini tespit etmiştir. Bu durumda amaç yolunun genel kullanım hakkı da doğmaz. Bu sonucun uygulamada büyük önemi vardır. Zira birçok uyuşmazlık, erişimin var olup olmadığı üzerine değil, daha konforlu bir erişimin var olup olmadığı üzerine yürütülmektedir.
İşte tam bu noktada, zorunluluk ile konfor arasında titizlikle ayrım yapılması gerekmektedir. Kamuya açık amaç yolu, kullanıcılara en avantajlı güzergâhı sunmaya değil, yalnızca başka makul bir çözümün nesnel olarak bulunmadığı yerlerde zorunlu ulaşım bağlantısının sağlanmasına hizmet eder.
Zorunlu ulaşım ihtiyacını ortadan kaldırabilecek tipik alternatifler arasında, mevcut bir bina geçişi, yaya bölgesinden ulaşım hizmetinin sağlanması (burada 294/2015 Sayılı Yönetmeliğin 6 numaralı ekine göre "ulaşım hizmeti" tanımını, diğerlerinin yanı sıra tedarik araçları, bakım araçları, sakin araçları veya ağır engelli bir kişiyi taşıyan araçlar karşılamaktadır) veya makul yürüme mesafesindeki mevcut kamu otoparkları sayılabilir. Bu hususların değerlendirilmesi her zaman bireysel olmalı ve somut olgusal tespitlere dayanmalıdır. Bir seçeneğin kullanıcı için daha konforlu veya ekonomik açıdan daha avantajlı olması tek başına, başka bir kişinin mülkiyet hakkının sınırlandırılmasını haklı kılamaz.
Genel Kullanımın ve Kamu Yararının Bulunmaması
Kamuya açık amaç yolunun dört tanımlayıcı unsurunun yanı sıra, yerleşik içtihat idari uygulamada sıklıkla göz ardı edilen bir başka önemli hususu daha vurgulamaktadır: Yolun genel kullanımına yönelik gerçek bir kamu yararının varlığı. Zira kamuya açık amaç yolu kurumu, özel komşuluk uyuşmazlıklarını çözmeye yönelik bir araç değildir; tek tek maliklerin taşınmazlarına daha konforlu erişimini sağlamaya yönelik bir araç da değildir. Amacı, yolun kamu tarafından, yani önceden belirsiz sayıda ve Kara Yolları Kanunu'na uygun olarak yolu ücretsiz kullanmaya yetkili kişilerce genel olarak kullanılmasını sağlamaktır. İşte bu kamu hukuku niteliği, kamuya açık amaç yolunu, başkasının arazisinden erişimi düzenleyen özel hukuk kurumlarından ayırmaktadır.
Bir yol fiilen yalnızca birkaç komşu taşınmazın maliki veya bunların ziyaretçileri tarafından kullanılıyorsa, bu genellikle kamu tarafından genel kullanım değil, bireysel özel menfaatlerin karşılanması anlamına gelir. Böyle bir durum tek başına, başka bir malikin mülkiyet hakkının kamu hukuku kurumu aracılığıyla sınırlandırılması için bir sebep teşkil etmez. Yüksek İdare Mahkemesi, bu ayrımı diğerlerinin yanı sıra 7 As 85/2023-82 sayılı kararında ele almış ve yolun kamu tarafından kullanımı ile belirli taşınmazlara erişimin sağlanmasına yönelik özel hukuk ihtiyacı arasındaki farkı vurgulamıştır. İkinci durumda hukuk düzeni, malike özellikle Medeni Kanun'un 1276. ve devamı maddeleri uyarınca kazandırıcı zamanaşımı veya geçit irtifakı kurulması kurumları aracılığıyla gerekli araçları sunmaktadır. Bu nedenle kamuya açık amaç yolu kurumunun, özel hukuk çözümüne kıyasla daha basit veya ekonomik açıdan daha avantajlı bir alternatif olarak kullanılmasına izin verilemez.
Aynı anayasal vurgu, Anayasa Mahkemesi'nin II. ÚS 268/06 sayılı kararından da açıkça anlaşılmaktadır; buna göre, gerçek bir kamu yararının bulunmadığı yerlerde mülkiyet hakkının kamuya açık amaç yolu kurumu aracılığıyla sınırlandırılması kabul edilemez. Gerçek amaç yalnızca komşulara taşınmazlarına daha konforlu veya daha ucuz bir erişim sağlamaksa, bu durum, bireysel mülkiyet menfaatlerinin korunmasına ilişkindir; başka bir kişinin mülkiyet hakkına müdahaleyi haklı kılabilecek bir kamu yararı söz konusu değildir. Başka bir deyişle, kamu yararı, birkaç bireyin özel menfaatiyle bir tutulamaz. Böyle bir yorum, Temel Hak ve Özgürlükler Bildirgesi'nin 11. maddesine ve Anayasa Mahkemesi'nin istikrarlı içtihadına aykırı olurdu.
Kamuya Açık Amaç Yolunun Doğuşuna veya Tespitine Karşı Nasıl Savunulur?
Anayasa Mahkemesi'nin ve Yüksek İdare Mahkemesi'nin bugüne kadarki içtihadından, arazi maliki açısından belirleyici olabilecek birkaç temel savunma yolu çıkarılabilir. Ancak bunların öneminin her zaman somut olayın koşullarına bağlı olduğu ve tüm durumlar için evrensel bir rehber olarak anlaşılamayacağı vurgulanmalıdır.
1. Aktif ve İspatlanabilir İtirazın İfade Edilmesi
Malik için en büyük risk, genellikle arazinin kamu tarafından kullanımına uzun süreli pasif katlanmadır. Böyle bir davranış, belirli koşullar altında genel kullanıma zımni rıza olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık, aktif ve tereddütsüz biçimde ispatlanabilir bir itiraz, kamuya açık amaç yolunun doğduğu sonucuna karşı önemli bir argüman teşkil eder.
Aşağıdakiler nitelikli itirazın ifadeleri olarak kabul edilebilir:
- giriş yasağı bildiren trafik işaretinin konulması,
- yasak işaretinin, yetkili kişi çevresini belirleyen ek bir levhayla desteklenmesi,
- yetkisiz kişilerin tekrar tekrar uzaklaştırılması,
- yetkisiz kullanım hâlinde Çek Cumhuriyeti polisinin çağrılması,
- erişimi kısıtlayan bir bariyer, kapı veya başka bir teknik önlemin kurulması.
Aynı zamanda, içtihadın, itirazın varlığını yalnızca yolun fiziksel olarak kapatılmasıyla ilişkilendiren biçimci bir yaklaşımı reddettiği hatırlanmalıdır. Yüksek İdare Mahkemesi, 7 As 85/2023-82 sayılı kararında, yalnızca bir yasak trafik işaretinin konulmasının dahi malikin nitelikli bir itirazının yeterli bir ifadesi olabileceğini açıkça belirtmiştir.
2. Kamu Hukuku Tespiti Yerine Sözleşmesel Düzenleme
Komşuların bir arazi üzerinden erişime ihtiyaç duyması hâlinde, malik açısından bu durumu özel hukuk yoluyla çözmek genellikle daha uygundur. Uygun bir bedel karşılığında kira sözleşmesi veya irtifak hakkı kurulmasına ilişkin sözleşme akdedilmesi, malikin arazisinin kullanımını kamusal olarak değil, sözleşmesel mutabakata dayanan bir ilişki olarak gördüğünü açıkça ortaya koyar. Böyle bir sözleşmenin varlığı, malikin yolu genel kullanıma tahsis etmeyi amaçladığı sonucuna karşı önemli bir delil teşkil eder. Bu argüman, özellikle kira bedelinin veya başka bir karşılığın uzun süre gerçekten ödenmiş olması ve sözleşme ilişkisinin her iki tarafça da riayet edilmiş olması hâlinde güç kazanır.
3. Alternatif Bir Erişimin Varlığının İspatlanması
En etkili savunma yollarından biri, zorunlu ulaşım ihtiyacının varlığının sorgulanmasıdır. Malik bu nedenle, ilgili taşınmazların örneğin tarihi bir geçit, başka bir kamu yolu, yaya bölgesinden ulaşım hizmeti olanağı veya makul yürüme mesafesindeki kamu otoparkları aracılığıyla başka bir ulaşım bağlantısı olanağına sahip olduğunu aktif olarak ispatlamalıdır. Salt bir iddia yeterli değildir. Belirleyici önemi olan, özellikle fotoğraf belgeleri, harita belgeleri, ilgili idari makamların görüşleri veya alternatif güzergâhın uzun süreli fiili kullanımına ilişkin deliller gibi somut ispat araçlarıdır.
4. Tarihi Yapılaşma ve Arazinin Niteliğine İlişkin Delil
Arazinin geçmişte yapılaşmış olması veya ulaşım dışında başka bir amaca hizmet etmiş olması da önemli bir argüman olabilir. Üzerinde tarihsel olarak bir bina bulunmuşsa, bunun aynı zamanda kamuya açık bir yol işlevi de gördüğü sonucuna varmak güçtür. Yüksek İdare Mahkemesi, 7 As 85/2023-82 sayılı kararında, tarihsel olarak yapılaşmış olan arazilerin kamuya açık amaç yolu olarak hizmet etmediğini ve hizmet edemeyeceğini açıkça hatırlatmıştır. Böyle bir olgusal durum, yolun tarihsel varlığına ilişkin iddiayı önemli ölçüde zayıflatabilir.
5. Şüphe Hâlinde Malik Lehine Hakkın Tutarlı Biçimde Uygulanması
Yüksek İdare Mahkemesi içtihadı, şüphe hâlinde her zaman arazi maliki lehine karar verilmesi gerektiğini defalarca vurgulamaktadır. Özellikle 9 As 55/2011-141 sayılı kararda ortaya konan bu ilke, anayasal olarak güvence altına alınmış mülkiyet hakkının korunmasında önemli bir yorum düzelticisi teşkil eder. Bu nedenle idari makam, varsayımlardan veya olasılıklardan hareket edemez; kamuya açık amaç yolunun tüm tanımlayıcı unsurlarının gerçekleştiğini güvenilir bir biçimde ispatlamak zorundadır. Bunlardan herhangi biri kesin olarak ortaya konmamışsa, KAAY'nin varlığı tespit edilemez. Bu bakımdan ispat yükü malike değil, kamuya açık amaç yolunun varlığını ileri süren tarafa ve bu konuda karar veren idari makama aittir.
Usuli Savunma, İlk Derece İdari Kararın Verilmesiyle Sona Ermez
Kara yolu idari makamının kararına karşı itiraz, il idaresinin kesinleşmiş kararına karşı ise İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 65. ve devamı maddeleri uyarınca dava açılabilir. Bu araçlar tüketildikten sonra, Yüksek İdare Mahkemesi'ne temyiz başvurusu (kasasyon şikâyeti) yapılması da mümkündür. İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 78. maddesinin 5. fıkrasında ifade edilen ilke de önemli bir usuli güvence teşkil etmektedir; buna göre idari makamlar ve mahkemeler, olgusal durumda veya mevzuatta değişiklik olmadığı sürece, önceki kararda ifade edilen hukuki görüşle bağlıdır. Yüksek İdare Mahkemesi'nin 20.5.2024 tarihli ve 9 As 66/2023-72 sayılı kararında hatırlattığı üzere, daha önce ifade edilmiş bağlayıcı hukuki görüşten sapılması usulüne uygun bir şekilde gerekçelendirilmelidir ve bu, salt değerlendirici düşüncenin değişmesinin bir sonucu olamaz.
Sonuç
Kamuya açık amaç yolu kurumu, mülkiyet hakkına yönelik önemli bir sınırlama teşkil etmekte olup, tüm yasal ve içtihatla ortaya konan tanımlayıcı unsurların aynı anda gerçekleşmesi hâlinde, idari makamın kurucu nitelikte bir kararına ihtiyaç olmaksızın doğrudan kanundan doğmaktadır. İşte tam bu nedenle Anayasa Mahkemesi ve Yüksek İdare Mahkemesi, kamuya açık amaç yolunun varlığının ne genişletici bir yorumla ne de yalnızca bir yolun fiili varlığından hareketle kabul edilemeyeceğini kesin biçimde vurgulamaktadır. Unsurların her biri ayrı ayrı ispatlanmalıdır ve bunlardan yalnızca birinin dahi eksik olması, varlığına ilişkin sonucu dışlar.
Uygulamada en sık tartışma konusu olan hususlar, malikin genel kullanıma rızası ile zorunlu ve başka türlü karşılanamayan ulaşım ihtiyacının varlığıdır; bunlar mülkiyet hakkının korunmasına yönelik kilit anayasal güvenceleri oluşturur. İçtihat aynı zamanda, şüphe hâlinde malik lehine karar verilmesi gerektiğini ve kamuya açık amaç yolunun, özel komşuluk uyuşmazlıklarını çözmeye veya başka makul bir alternatifin bulunduğu yerlerde daha konforlu bir erişim sağlamaya yönelik bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini defalarca vurgulamaktadır. Bu nedenle varlığı, kural değil, istisna olmak zorundadır.





